Antik Mısır’ın İlk Dönemi ve Hiyeroglif

Bugünkü Mısır halkı ile Eski Mısırlılar arasında pek çok fark bulunuyor. Mısır medeniyeti çok eskilere dayanır. Mısır, Afrika’nın en uzun nehri olan Nil Nehri’nin kıyılarındaydı. Bu nehirden biraz bahsedersek, kendisi bir kaç kola ayrılmakta ve sonunda bu sular Akdeniz’e dökülmektedir. Nil Nehri’nin şekli ters üçgeni andırıyor. Eğer Grekçe hakkında az çok bilgi sahibiyseniz, üçgen şeklinde olan Delta harfi de adını buradan alıyor. İşte bu nehrin kıyısında yaşan halk, Antik Mısır halkıydı.

Ancak Mısırlılar tek bir halk değildi. Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır olarak iki boyları vardı. Kuzey taraftaü Nil Nehri’nin üçgen yapısının üst tarafında yaşayanlara Aşağı Mısırlılar, düz kısım olan güney bölgesinde yaşayanlara da Yukarı Mısırlılar adı verilirdi. Aslında şimdi okurken düşünmüşsünüzdür, bu gerçekten garip. Kuzeyde olanın yukarı, güneyde olanın da aşağı olması gerekirken burada durum tam tersi olmuş. Ama bu bizim bugün baktığımız haritaya göre kuzey ve güney. Eski dönemdeki Mısırlılar bunu bu şekilde anlamamışlardı ve bizim baktığımız şekilde bakmıyorlardı. Eğer elimizdeki haritayı ters çevirirsek, onların neden bu şekilde isimlendirdiklerini anlarız.

Aşağı Mısır’ı yöneten kral kırmızı bir taç takardı. Yukarı Mısır’ı yöneten kral ise beyaz bir taç takardı. Bu iki kral arasında her zaman bir çekişme vardı ve ikisinin de nihai amacı tüm Mısır’ı kendi yönetimleri altında toplamak ve tek kral olarak her yere hükmetmekti. Hoş, diğer tüm kralların da dünyadaki amacı bu değil miydi? Kral her zaman en büyük olmayı ister, bunu tarihte hep böyle görürüz. Hal böyleyken bu iki kral artık bu sorunun çözülmesi için birbirlerine savaş açtılar. Büyük bir savaş koptu. Narmer adındaki Yukarı Mısırlıların kralı, Aşağı Mısırlıların kırmızı taçlı kralını yendi. Bunu yaparak kendisinin tüm Mısır üstündeki egemenliğini ilan etti, onun kırmızı olan tacını da aldı ve kendi tacının üstüne taktı. O günden sonraki Mısır krallarına bakarsak kırmızı-beyaz bir taç taktıklarını görürüz. Bunun temel sebebi de burada yatan yenilgidir.

Mısır tek bir ülke haline geldiği zaman, Mısır kralı da işte o çok bildiğimiz ve adını tarih sahnesinde defalarca duyduğumuz “firavun” ünvanını aldı. Halk bu krala, yani firavuna o kadar bağlanmıştı ki, onu bir ilah olarak görüyorlardı ve yüzyıllarca insanlar firavunun bir tanrı olduğuna inandılar. Henüz tek tanrılı dinler dönemi başlamamıştı, genel kanı tek bir tanrının olduğu değil, bir çok tanrının dünya üzerinde olduğuydu. Bu yüzden Firavun da tek tanrı değildi inanılan. Bulmacalarda pek çok kez iki harfli adını yazdığımız “Ra” yani güneş tanrısı da bunlardan biriydi.

Hiyeroglif

Mısırlılar büyük bir halkı oluşturuyordu ve bilimsel alanda ilerlemişlerdi. Hatta öncüydüler. Yazıyı ilk kullanan halklardan biriydiler. Bu kadar güçlü olmalarının sebebi birbirleriyle iletişim içinde olabilmeleriydi. Birbirlerine mesajlar gönderen halk, elbetteki bunu yapamayan halklardan çok daha önemli bir avantaja sahipti. Mısırlıların bugün bizler gibi alfabesi yoktu. Ancak yazı olarak resimleri kullanıyorlardı. İşte bu hiyeroglif dediğimiz şey resim yazı anlamına geliyor. Yaptıkları resimlerinin hepsinin bir anlamı vardı ve bunları harfler gibi düşünebiliriz. Bunları taşlar üzerine, duvarlara çivi ile yazarlardı. Yaptıkları taş levhaları taşımak bir hayli zor olsa gerek, çünkü ağırdılar. Bunun yanında hemen yazılabilen şeyler değildi. Nitekim bir resmi taşa oymak için belki de haftaları harcıyorlardı ve bu gerçekten zaman isteyen, zahmetli bir iş.

Bir süre sonra insanlar taşlara yazmaktan daha kolay olduğu için kil üzerine yazı yazmaya başladılar. Taşlara çiviyle yazmaktan daha kolay olsa da, yine kalın ve ağır oldukları için pek kullanışlı değillerdi. Bu yüzden her zaman daha iyi bir sisteme ihtiyaç duydular ve bunun hakkında düşünmeye başladılar. 200-300 yıl sonra da çözümü buldular. Kağıdı ve mürekkep yapmayı öğrendiler. Tabi bugünkü gibi değildi, ama onlar için büyük bir adımdı. Nil kıyısında oturan halk, oradaki sazlardan topluyordu ve büyüyen sazlardan kağıt yapıyorlardı. Bunları yumuşak hale getirip ezdiklerinde hamurlaşıyordu. Papirüs adını duymuşsunuzdur, işte bunlar böyle meydana gelirdi. Bu o dönemki halk için çok iyi olsa da, bizim için çok iyi değil. Neden diyecek olursanız, taşlar üzerine yazdıkları yazıları bugün hala bulup okuyabiliyoruz. Bu sayede de tarih hakkında bir çok bilgiye sahip olabiliyoruz. Ancak kağıt üzerine yazılan yazılar bir süre sonra silindi gitti, üzerine su değdiğinde yok oldular. Bazen teknoloji bu şekilde yarar değil, zarar da getirebiliyor desek yanlış mı olur?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir